Bilim dünyası, Güneş’in bir anda ortadan kaybolması durumunda yaşanacakları simüle etti. İlk saniyelerde hiçbir şeyin değişmeyeceği o tuhaf zaman diliminin arkasındaki sır, evrenin en kesin hız limitinde saklı. İşte karanlığa gömülmeden önceki son sekiz dakikanın hikayesi.

İnsanlık olarak her sabah gökyüzünde görmeye alıştığımız devasa enerji kaynağı olan Güneş, aslında bizi görünmez bir iple hayata bağlıyor. Bu bağın aniden koptuğu bir senaryoda, sistemin ne kadar kusursuz işlediğini çok daha net anlıyoruz. Bilimsel açıdan imkansız olsa da merkezi yıldızımızın bir anda ortadan kaybolması, evrenin hız limitleri ve Dünya’nın dayanıklılık sınırları hakkında çarpıcı gerçekleri ortaya çıkarıyor. Üstelik bu kozmik felaketin ilk anları, sinema filmlerindeki gibi ani bir kaosla başlamıyor.
Simülasyona göre merkezdeki büyük gücün yok oluşu, yeryüzüne hemen yansımıyor. Işığın ve kütleçekim kuvvetinin uzaydaki ilerleme hızı saniyede yaklaşık 300 bin kilometre ile sınırlı olduğundan, aradaki mesafeyi hesaba katmamız şart. Bu durum, felaketin gerçekleştiği an ile bizim bunu fark etmemiz arasında tam 8 dakika 20 saniyelik bir zaman dilimi yaratıyor. Gezegenimiz bu süre boyunca sanki hiçbir şey olmamış gibi dönmeye ve aydınlanmaya devam ediyor. Biz aslında gökyüzüne her baktığımızda geçmişe ait bir görüntüyü izliyoruz. Süre dolduğunda ise bildiğimiz hayatın sonunu getirecek olan büyük kırılma gerçekleşiyor.
Rota dışında kalan bir gezegen
Süre bittiği an, tüm gezegen karanlığın esiri oluyor. Güneş ışığını yansıtacak bir kaynak kalmadığı için Ay ve diğer gök cisimleri de gözden kayboluyor. Bu karanlıktan daha korkunç olanı ise bizi yörüngede tutan kütleçekim kuvvetinin bir anda ortadan kalkması. Serbest kalan Dünya, kozmik rotasından çıkarak uzay boşluğunda dümdüz bir çizgi üzerinde savrulmaya başlıyor. Sistemdeki diğer gezegenler de benzer bir kaderi paylaşıyor. Aradaki devasa mesafeler nedeniyle bu cisimlerin birbiriyle çarpışma riski yok. Yine de kütlesiyle bilinen Jüpiter, başıboş kalan asteroidlerin yönünü değiştirerek yeni tehlikelere kapı aralayabiliyor.
Yaşam mücadelesi ise günler içinde çok daha sert bir boyuta ulaşıyor. İlk üç haftanın ardından ortalama sıcaklıklar suyun donma noktasının altına geriliyor. Işık bittiği için fotosentez duruyor ve bitki örtüsü hızla yok olarak besin zincirini koparıyor. Süreç ilerledikçe yeryüzü, mutlak sıfıra yaklaşan dondurucu bir soğuğa teslim oluyor.
Böyle bir tabloda insanlık için sığınak olabilecek çok az yer var. Okyanus tabanındaki sıcak bacaların yakınında yaşayan mikroorganizmalar, gezegenin iç ısısı sayesinde hayata tutunabilir. Bizler içinse jeotermal enerjinin merkezi konumundaki İzlanda gibi bölgeler, yer altı kaynaklarıyla kısa vadeli bir direnç noktası oluşturabilir. Ancak dış destek mekanizması tamamen çökmüş bir dünyada, insanlığın bu karanlık ve dondurucu yolculuğu uzun süre sürdürmesi pek mümkün değil.