1985’te Şili’den bir araştırmacı tarafından keşfedilen kafatası, kıtaya insan ulaşımının sanılandan daha erken başlamış olabileceğine dair soruları gündeme getiriyor. Kalıntıların 19. yüzyıla ait olduğu tahmin ediliyor.

İnsanlık, bugüne dek Antarktika’da kalıcı bir yerleşim kurmadı. Kıtanın buzlarla kaplı, zorlu doğası ancak bilimsel araştırma istasyonları aracılığıyla kısa süreli ikametlere olanak tanıyor. Oysa jeolojik ve paleontolojik veriler, Antarktika’nın bir zamanlar tropik ormanlarla kaplı, bataklıklarla dolu ve dinozorların yaşadığı bir yer olduğunu gösteriyor.
Ne var ki insanlar Afrika’dan göç etmeye başladığında, kıta çoktan soğuk, ıssız ve yaşama elverişsiz hale gelmişti. Yine de bu, kıtanın tarih boyunca tamamen insanlardan uzak kaldığı anlamına gelmiyor. Māori efsanelerinde adı geçen Polinezyalı kaşif Hui Te Rangiora’nın, 7. yüzyılda “güneşin görülmediği, sisli ve buzlarla kaplı” bir yere ulaştığı anlatılıyor. Bu tarifin, Antarktika’nın güney sularına yapılmış olası bir seyahate işaret ettiği düşünülüyor. Ancak modern kayıtlar açısından Antarktika’nın ilk doğrulanmış gözlemi, 1820 yılında Rus denizci Thaddeus von Bellingshausen’in tuttuğu seyir defterine dayanıyor.
Kıtaya dair en şaşırtıcı keşif ise, yüzyıllar sonra, 1985 yılında Şili’den bir bilim insanının karşısına çıktı.
Bir kafatası ile gelen cevapsız sorular
7 Ocak 1985 tarihinde, Şili Üniversitesi Biyoloji ve Doğa Bilimleri Profesörü Daniel Torres Navarro, Antarktika’daki Yámana Sahili’nde deniz atıkları toplarken ilginç bir şeye rastladı: Bir kafatası parçası, taşlı ve kumlu kumsalın içinde yarıya kadar gömülüydü.
“Yalnızca parieto-oksipital bölge görünüyordu” diyor Torres Navarro ve ekliyor: “Alın ve burun kısmı kumun altındaydı. Yüzeyi, mikroalgler nedeniyle yeşilimsi bir renk almıştı.” Kazı sonrası, iki üstçene parçası ve iyi korunmuş bazı dişler çıkarıldı. Ancak iki ön kesici diş bulunamadı ve çevrede yapılan taramalarda başka bir kalıntıya rastlanmadı.
İlk analizlerde, kafatasının genç bir bireye, büyük olasılıkla bir kadına ait olduğu belirlendi. Torres Navarro ve ekibi, bölgede araştırmalarını sürdürdü ve zamanla bir uyluk kemiği dahil olmak üzere başka kemik parçaları da buldu. Bu kalıntıların sahil boyunca dağılmış halde olduğu düşünülüyor.
Yapılan analizler, bu genç kadının büyük olasılıkla Şili kökenli olduğunu ve 1819–1825 yılları arasında hayatını kaybettiğini gösteriyor. Ancak bu tarihler, bilinen ilk Antarktika seferlerinden bile daha erken bir döneme işaret ediyor. Bu durum da akıllara önemli bir soruyu getiriyor: Bu kişi kıtaya nasıl ulaştı?
Torres Navarro’ya göre en olası senaryolardan biri, kadının 19. yüzyılda bölgeye gelen bir fok avcıları grubuyla birlikte kıtaya ulaşmış olması. Gruptan ayrılmış ya da bilinmeyen bir nedenle orada bırakılmış olabilir. Bir diğer ihtimal ise, bu kişinin bir gemi yolculuğu sırasında hayatını kaybetmiş olması ve dönemin yaygın uygulamalarına uygun şekilde denize gömülmesi. Ceset, okyanus akıntıları ve fırtınaların etkisiyle Antarktika kıyılarına taşınmış, ardından da doğa tarafından dağıtılmış olabilir.
Her ne olmuş olursa olsun, bugüne kadar kıtada bu kadına ait kalıntılar dışında başka hiçbir insan iskeletine rastlanmadı. Bu da keşfi hem istisnai hem de gizemli kılıyor.
Keşfin bilimsel değeri ne?
Kafatası ve diğer kemikler sadece arkeolojik bir bulgu olmanın ötesinde, Antarktika’nın insanlık tarihindeki yerine dair yeni sorular doğuruyor. Bu tür keşiflerin nadirliği, Torres Navarro ve ekibini yıllarca aynı bölgeye dönmeye teşvik etti. Henüz kalıntıların kaynağı tam olarak belirlenemese de, araştırmacılar bu bulgunun Antarktika tarihine dair anlatıyı yeniden şekillendirebileceğini düşünüyor.